2 Nisan 2014 Çarşamba

Cote d'azur 2009

Fransa'nın o muhteşem mavilikteki suyuna girdiğim için çok şanslıyım. Çok eğlenceli bir tatil yapmıştık Ebru'larla. Aslında başlangıcı biraz sıkıntılı olmuştu bizim için, tatile çıkmadan önce Burak ayak parmağını kırmıştı, yurtdışı gezilerinde de öyle ayağını uzatıp yatmıyorsun dolayısıyla zor geçecek bir tatil diye düşünmüştüm. Yine de kocacığım iyi idare etti. Ebrularla Nice'te buluştuk niye oraya ayrı ayrı gittik hatırlamıyorum. O akşam hemen bavulları bırakıp sahile hayatın aktığı noktaya indik. Otelimizin yeri istasyona yakın olduğu için güzeldi, birde sahilde oteller vardı onlardan tercih etmemiştik o zaman biraz daha pahalıydı bizim kaldığımız otelden.
İşte tatilimizin ilk gecesi, ben biraz üşümüştüm , hatta üşüdüğüm için korktum çünkü kimse üşümüyordu bende acaba hasta mı olacağım diye düşünmüştüm, neyseki tatilin gerisi benim açımdan iyi geçti.
Bu renge ne derseniz deyin çok güzel olduğu kesin, turkuaz, masmavi... Ordaki kafalar ben ve Ebru. Deniz kıyıda çok dalgalıydı çocuklar gibi dalgaların içine atlayıp eğlenmiştik, maalesef parmağından dolayı Burak bizim gibi dalgalarla boğuşamadı:(

Biz Nice 'de kalıp , çevresini çok güzel dolaştık, e tabi o zaman bıraktığımız çoluk çocuk yok istediğimiz gibi rahatça geziyoruz:)
Cannes, Monaco, Monte Carlo, Eze buralar 10-20 dk arasında trenle ulaşabileceğiniz mesafeler.
Cannes sahili, Nice' e göre daha kumluktu, Nice çakıl taşlarıyla doluydu.

Buralara kadar gelip kırmızı halıda poz vermemek olmazdı, aslında çok daha güzel pozlarımız vardı ama malesef şu an kayıplar:( Figürlerin içine girip fotoğraflar çektirmiştik, Mr and Mrs Smith mesela...
Belki de birgün gerçekten kırmızı halıda oluruz:)
Cannes küçücük bir yer, restorantları mini mini, ev yapımı şaraplar, pizzalar daha bir İtalyan damak tadı olan cafeler ağırlıktaydı. Fransız ağır restorantları da vardı tabi ama biz tercih etmedik çünkü oralarda genelde yaşlı insanlar vardı. Bizim kanımız kaynadığından İtalyan cafeleri tercih ediyorduk.

Monte Carlo'daki bahçe, bu bahçeden saraya çıkış vardı. Ayrıca burda  akvaryumlar içeren Okyanus müzesi var. Jacques-Yves Cousteau'nun isteği üzerine yapılmış bir müze.  Biz bir önceki sene çıkardığımız gençlik kartı ile bu müzelere ücretsiz girdik, yaş sınırı var tabi. Kart için buraya bakabilirsiniz. (26 yaşından gün almamak şartı ile)
Burası da tahmin edeceğiniz üzere Monte Carlo. Bu kıyafetleri bihassa götürdük, aman şort tişört gidipte rezil olmayalım diye:) İnsanlar zaten o kada şıkır şıkır ki iyiki böyle gelmişiz bunları yanımızda taşımız dedik. Yurtdışı gezilerince ufak bir tişörtü bile taşımak zor gelir bana normalde:) 
Ayrıca birde dedikki iyi ki arabalarımızla gelmemişiz, yoksa Mercedesler bile Şahin imajı gördüğünden kendimizi kötü hissederdik. Ferrariler bir sürü elini sallasan ellisi, Mercedes vardı ama benim daha önce hiç görmediğim modeller, Ve bir sürü lüks araba....

Buradaki Büyük Casino için pasaportunuzun yanında olması gerekiyor, içeri girişte de 15 Euro ödemesi var diye hatırlıyorum. Diğer küçük casinolarda bunlara gerek yok.
Tatilin hemen başında saçlarımızı ördürdük, biraz  zor oluyor bu kadar küçük örgüler ama ben özellikle yaz  tatillerinde çok severim örgüyü. Sokaktaki Afrikalılar yarım saat içinde ördüler saçlarımızı:)
Biz Ebruyla Eze'ye gttik, ordada 2 tane parfüm fabrikası var, yapılan parfümlerin esansları oralardan temin ediliyormuş. Bir sürü koku vardı ortamda, krem parfümler, sabunlar... Çok severim öyle yerleri, her kokuyu bilirim ordaki bayan da çok iyi bir burnunuz var diyerek övmüştü beni. Sürekli yeni kokuları denerim bay-bayan inceleriz Burak'la ama benim parfümüm yıllardır aynı Chanel Coco Mademoiselle'dir.

Fransa kıyılarında 3-4 gün geçirdikten sonra trenle İtalya Milano'ya geçtik. 5-6 saat süren yolculuğumuz aslında filmlere konu olacak hikaye tadındaydı, unutulmayacak anı oldu bizim için. Biletleri istasyondaki makinadan Alp alıyordu nasıl olduysa ucuz yani 2. sınıf bilet seçmiş, haberimiz yok tabi.Ben o sırada bilet kuyruğundaydım kim önce alabilirse o alacaktı bana sıra gelmeden Alp işimizi halletti. Tren istasyona girdi, vagonlara bakıyoruz bineceğimiz vagon biletimizde yazmıyor alla alla neden filan diye konuşurken bir görevliye soralım dedik, görevli de öyle bir yerde İngilizce bilmiyorr!!! yaşlı bir amcaydı. Neyse vagona bindik, diyoruz ki geniş geniş oturalım kompartmanımıza, yanımıza kimsecikler gelmesin. Tabi bileti olan insanlar öyle mi burası bizim yerimiz diye oturdular koltuklarına , o zaman başka bir görevliye sorduğumuzda bizim koltuğumuz olmadığı, yer bulursak oturabileceğimizi söyledi ve bizim maceramız başladı. Bavullarımız koridorda bizler kahkah kihkih gülüyoruz sürekli halimize. Bulduğunuz yere oturun fln diyoruz, sonraki durakta o koltuğun sahibi geliyor kalkıyoruz fln:) Benim oturduğum koltuk kimseye satılmamıştı ,oturduğum gibi inerken kalktım. Yanımda Fransız olduklarını daha sonraki öpücüklerinden anladığım çift konuşmadan sürekli öpüşerek tren fantazilerini gerçekleştirdiler sanırım. Ben de hem yolu izleyerek hem çiftin film tadındaki hareketlerini bizimkilere anlatarak yolu geçirdim. Yolculuğumuzdan o kare burada işte.

Anılarınızın olacağı yolculuklar dilerim.
Didem


2 yorum:

  1. canım ne güzel saçlar ve en güzel anlatmışsın : ))))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Nihalciğim arkadaşlarımızla çok eğlenmiştik, onun içinde güzel anlar kaldı hafızamda:)

      Sil